Barış yolu uzun


Herhangi bir ülke, Ortadoğu’nun kaderini değiştirebilecek Suriye-İsrail barışının sağlanmasında rol oynasa, bu ona uzun süre kullanabileceği bir diplomatik-siyasi sermaye sağlardı. Gelgelelim, Türkiye’nin iç siyasetinde Erdoğan ve AK Parti’nin kellesi üzerinde cereyan eden gelişmeler, bir ‘taç giyme töreni’ne imkân vermedi

Türkiye’nin aracılığı ile İsrail ve Suriye’nin İstanbul’da masaya oturması, Tayyip Erdoğan hükümeti ve Ak Parti iktidarı bakımından daha kötü bir döneme denk gelemezdi. Herhangi bir ülke, Ortadoğu’nun kaderini değiştirecek önemde muazzam bir gelişme olabilecek Suriye-İsrail barışının sağlanmasında rol oynamış olsa, bu ona uzun süre kullanabileceği büyük bir diplomatik-siyasi sermaye sağlar. Türkiye, Tayyip Erdoğan hükümetinin iş başında bulunması sayesinde, adeta aslanın ağzından çekip aldığı İstanbul’daki Suriye-İsrail buluşmasının hasadını, ülkenin iç siyasi şartları nedeniyle olması gereken oranda kaldıramadı. İstanbul buluşması, Amerikan, Suriye, İsrail medyalarıyla karşılaştırıldığında, en az ev sahibi ülkenin medyasında makes buldu.
Türkiye’nin Tayyip Erdoğan dönemiyle birlikte, özellikte, Ortadoğu diplomasisinde yüksek bir profil sergilemek isteği biliniyor. Tayyip Erdoğan, uluslararası politikada Türkiye’nin elini güçlendirecek “diplomatik anahtar”ın Ortadoğu’da faal ve yapıcı bir rol oynamaktan ve bunun, Suriye ile yakınlaşmadan geçtiğini çok önceden tasarlamıştı. Başbakan’ın, Türkiye’ye Avrupa Birliği ile bütünleşme yolunu açan 17 Aralık 2004 Brüksel Zirvesi’nden Ankara’ya dönüşünün ardından, ayağının tozu ile ilk dış gezisini Şam’a yapmış olmasının özel bir simgesel değeri vardı.
Ak Partili liderler, ister bizzat Başbakan olsun, isterse Dışişleri Bakanı sıfatı taşıdığı dönemde Abdullah Gül, defalarca Suriye’ye gittiler ve İsrail ile yaptıkları temaslarda, Suriye-İsrail barışı için arabuluculuk ya da en hafifinden “kolaylaştırıcı” rol üstlenmek istediklerini ifade ettiler. İsrail Dışişleri’nin eski müsteşarlarından ve Türkiye’ye yakınlığı bilinen Alon Liel, “second track” diye bilinen İsrail’in Suriye hattının açılması için ilk gizli temasları Şam’da Başkanlık Sarayı’na girip çıkan Suriye kökenli Amerikalı İbrahim Süleyman’ı alarak Türkiye’nin İsrail’deki büyükelçisinin Tel Aviv yakınlarındaki rezidansında başlattı. O günlerdeki toplantıların ev sahibi Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu, Dışişleri Bakanlığı’nın Ortadoğu’dan sorumlu Müsteşar Yardımcısı sıfatıyla, bu hafta başı İstanbul’da yapılan görüşmelerde Türk heyetinin başındaydı.

Amerika henüz istekli değil
Aradan geçen yıllarda, “second track” gizli görüşmeleri İsviçre’ye kaydı ve birkaç koldan yürütülmeye başlandı. Yakın tarihte, Rusya da devreye girdi ve Rus Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, Şam ve Kudüs’e yaptığı ziyaretlerde, tarafları Moskova’da masaya oturtmak için gayret gösterdi. Ancak, 2007 Şubat’ında İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in Ankara ziyaretinde Tayyip Erdoğan ile varılan anlaşma uyarınca, Türkiye, olayın “diplomatik şerefi”ni kimseyle paylaşmak istemedi. Bir yılı aşkın süredir yürütülen temaslar, İstanbul buluşması ile taçlandı.
Gelgelelim, Türkiye’nin iç siyasetinde Tayyip Erdoğan ve Ak Parti’nin kellesi üzerinde cereyan eden gelişmeler, Başbakan ve partisinin “taç giyme töreni”ne imkan vermedi.
İsrail-Suriye barışı girişimlerinin zaafı, sadece Türkiye’de hükümetin tarafı olduğu durumdan kaynaklanmıyor. Girişimin doğrudan iki tarafı olan İsrail ile Suriye’nin doğrudan müzakerelere girmek ve aralarında bir barış anlaşmasına imza atmak konusunda ne derece hazır ve istekli oldukları çok kuşkulu. Ayrıca, bir İsrail-Suriye barışının “olmazsa olmaz” aktörü Amerika’nın böyle bir sonucu şu tarih diliminde görmeye istekli olduğu söylenemez.
Dahası, mevcut Amerikan yönetiminin Ortadoğu politikasını belirleyen en önemli şahsiyetlerden biri olan Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Ortadoğu sorumlusu Elliott Abrams’ın Suriye rejimine uzatılacak herhangi bir cankurtaran simidine karşı olduğu, Suriye’ye yönelik en geçerli tavrın, Başşar Esad rejimini tecritte tutmaktan ibaret kalması gerektiğini düşündüğü ve kendisinin “neo-con” ekibinin yönetimdeki en etkili ismi olduğu bilinen bir gerçek.
Olaya Suriye yönünden bakıldığında, İsrail ile doğrudan müzakerelere girmek ve bir Golan’ın geri alınacağı bir barış anlaşmasına ulaşmak, Şam’daki rejimin şu sıradaki bir numaralı önceliği değil. İsrailliler, Suriye’nin önceliklerinin şöyle sıralandığı konusunda genel bir anlayışa sahipler:
1. Alevi (daha doğrusu Esad klanı) rejiminin ayakta kalması;
2. Suriye ekonomisinin toparlanması;
3. Suriye’nin Lübnan’daki konumunun güçlendirilmesi;
4. Golan Tepeleri’nin geri alınması.
Suriye’nin tüm bunların gerçekleşebilmesi için gözünü diktiği, Amerika nezdinde rejimin bekasını sağlayacak bir meşruiyet elde etmesi ve bu yönde alacağı destek.
Amerika ve İsrail için, Suriye’ye yaklaşımda temel unsur ise, Şam’ın İran’dan uzaklaştırılması ve İran’ın yalnızlaştırılması.
Başşar Esad, Amerika’nın gözüne girmek için ve İsrail ile barış platformunda ilerleyebilmesi için, kendisinden İran’dan uzaklaşması ve Hizbullah ile Hamas’a desteğini kesmesi gibi çok yüksek bir fiyat istendiğinin farkında.
Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez mantığı ile bu adımları atabilir mi?
Ortadoğu’da bir siyasi eksen oluşturan Suriye-İran beraberliğinin parametreleri, Hafız Esad döneminden çok farklı. Uzun yıllar boyunca, Suriye-İran eksenini ve bunun çerçevesini kurt siyaset adamı Hafız Esad belirlemişti. Eksenin pivotu Suriye, destek gücü İran idi. Başşar Esad dönemiyle birlikte, bu değişti. Başşar, babasına göre çok zayıf ve acemi. Onun döneminde, eksenin pivotu İran oldu. Başşar, istese de, İran’ı terkedebilir mi? Şam’ın tüm iktidar koridorlarına İran öylesine nüfuz etmiş durumdaki, istese bile, bunu yapamayabilir.
Ayrıca, Başşar, kendisine güçlü hasmane duygular duyan Bush yönetimine sonucundan emin olamayacağı böylesine yüksek bir fiyatı ödeyeceğine, Amerikan seçimlerini ve yeni bir Amerikan yönetimini Washington’un direksiyonunda görmeyi beklemeyi yeğlediğini belli ediyor. Sabrı ve dayanıklılığı ile ünlü Suriye rejiminin, 2008 içinde İsrail ile yüz yüze masaya oturma ve bir barış anlaşması imzalama hevesinde olmaması ve yeni Amerikan yönetimini beklediği bilgisi, Türkiye’nin arabuluculuk girişimlerinin de sınırlarını belirliyor.
Türkiye’nin merkezine oturduğu girişimin İsrail yönünde de çok belirgin ve çarpıcı bir zaaf söz konusu. Türkiye’yi içine çeken girişim, İsrail’de Başbakan Olmert’in kellesini kurtarmak için sarıldığı cankurtaran simidi gibi algılanıyor. Olmert, Kudüs belediye başkanlığı döneminden kalma ağır yolsuzluk ithamlarının ve soruşturmasının hedefi. Nasıl birkaç ay sonra, Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı bir veri değilse, Olmert’in birkaç hafta sonra İsrail Başbakanı sıfatı taşıyıp taşıyamayacağı belirsiz. İsrail’de Olmert kadar, Suriye ile müzakerelere şu dönemde oturmaya teşne bir siyaset adamı olmadığı için, Türkiye arabuluculuğunda harekete geçen sürecin istikbaline ilişkin güçlü soru işaretleri var.

Olmert de Erdoğan gibi ‘sallantıda’
Aslında, Olmert, Türkiye ile birlikte Suriye temaslarına başlatma yoluna yolsuzluk soruşturması başlamadan çok önce, Şubat 2007’den itibaren girmişti. Ayrıca, Suriye ile barış rotasına oturmak konusunda Olmert tek başına değil. İsrail savunma ‘establishment’inin neredeyse tümü, başta Genelkurmay Başkanı Gabi Eşkenazi, Golan’ın her karışından çekilmeyi öngören bir uzlaşmadan ve bu amaçla Suriye ile görüşmelere oturulmasından yana. Savunma Bakanı, İşçi Partisi lideri Ehud Barak da, girişime destek veriyor.
Askeri kanadın, Golan tavizini içerecek biçimde Suriye ile müzakerelere oturmaktan yana olması, Suriye güzergâhında ilerlemenin, Filistin güzergâhında ilerlemeye oranla daha kolay ve mümkün olduğu kanısından kaynaklanıyor. Bunun yanısıra, askerler, Suriye ile barışın, bölgede çok kaygı yaratan ve gücünü İran’dan alan, Tahran’dan başlayarak Bağdat üzerinden Suriye ve Lübnan ve Hamas üzerinden Gazze’ye uzanan “İran nüfuzu”, başka bir deyimle “Şii hilali”nin merkezi halkasını koparacağını düşünüyorlar. Şayet, Başşar Esad, üzerindeki Ahmedinejad baskısını bir nebze gevşetir ve Hamas’ın Şam merkezli faaliyetlerini kısıtlarsa, Gazze’de durumun kontrol altına alınabileceği kanısındalar. Dolayısıyla, Türkiye arabuluculuğundaki Suriye-İsrail dolaylı müzakereleri, İsrail’de askerlerin desteğine sahip.
Ancak, girişimin asıl sahibi Olmert’in durumu sallantıda. Koalisyon ortaklarından dinci Şas Partisi, Golan’dan çekilmeye kesinlikle karşı. Muhalefetteki Netanyahu’nun Likud’u kıyameti koparıyor. Kamuoyu yoklamalarında, İsraillilerin yüzde 70’e yaklaşan çoğunluğu Golan’dan çekilme fikrine tepkili. Olmert düşerse, yerine alacak olan Dışişleri Bakanı Tzipi-Livni için ise Suriye ile masaya oturmak, Şam’ın Hizbullah ve Hamas’a desteğini kesmesinden ve İran’dan uzaklaşmasından geçiyor. 2009, İsrail’de seçim yılı. Bu durumda, Türkiye’nin arabuluculuğundaki girişim, hangi hız ve güvencelerle ilerleyebilir, meraka değer.
Güçlü Ariel Şaron, bir yolsuzluk soruşturmasının hedefi iken, 2005’te Gazze’den tek taraflı çekilmeyi ilan etmiş ve bu uğurda Likud’u dağıtarak Kadima (Gelecek) Partisi’ni kurup seçime gitmişti. Ama, İsrail’in neredeyse tüm siyaset sınıfı ve kamuoyu, Gazze’den geri çekilmeyi destekliyordu. Olmert’in Suriye’ye Golan’ı terketme karşılığında böyle bir anlaşmaya varması şansı hayli zayıf görünüyor.
Amerika’nın 1988’den 2000’e dek Ortadoğu Özel Temsilcisi olan Dennis Ross, “The Missing Peace-The Inside Story of the Fight for Middle East Peace” (Kaçan Barış-Ortadoğu Barışı için Mücadelenin Perde Arkası Öyküsü) adlı tuğla büyüklüğündeki kitabında İsrail ve Suriye’yi kapsayan barış girişimleri için şöyle diyor:
“Maalesef, özellikle İsrail ile Suriye arasındaki barış girişimleri tarihi, fırsatların kısa süreli ve kırılgan olduklarını ortaya koyuyor. Bu fırsatlar kolaylıkla kaybolabiliyor. Rabin’in öldürülmesinin ardından böyle bir an geldi. Esad hızla ilerlemeye hazır değildi. Wye River Plantation görüşmelerinin başı çok umut vericiydi. 1996’da dokuz gün içinde İsrail’deki dört Hamas bombalı saldırısı olmasaydı, o seçim yılında bir anlaşmaya ulaşılabilirdi. Eğer Barak ayak sürümeseydi, Ocak 2000’de bir anlaşma ihtimali oluşmuştu. Aynı yıl, Esad fikrini değiştirmese ve kendi halefiyet meselesine öncelik vermese, Mart ya da Nisan ayında yine bir anlaşma gerçekleşebilirdi.”
Yıllar sonra, benzer bir gözlemde bulunmak için 2008 ve 2009 itibarıyla yeterince veri, şimdiden elimizin altında duruyor. Hatta, hafta başında yeri açıklanmayan İstanbul görüşmesinden sonra bile yeni veriler üredi. Perşembe günü, Suriye Enformasyon Bakanı Muhsin Bilal, El-Cezire televizyonuna, Şam’ın Türkiye üzerinden İsrail’in Golan Tepeleri’nin tümünden çekilme garantisi aldığını ve bir barış anlaşması için ileri sürülen ön şartları reddettiklerini açıkladı.
Bunun tercümesi, Suriye’nin İsrail’in İran’dan uzaklaşma ve Hamas ile Hizbullah’a desteği kesme taleplerinin reddedildiği, buna karşılık İsrail’in Golan’dan çekilmeyi kabul ettiği, yani Suriye’nin hiçbir tavize yanaşmadan gücünün ve diplomatik başarısının ortaya çıktığı.
Suriye Dışişleri Velid Muallim de, Çarşamba gecesi Bahreyn’de İsrail’in 4 Haziran 1967 çizgisine çekilmeyi kabul ettiğini, bunun yeni bir şey olmadığını, ta 1993’te İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin’in bunu açıkladığını ve daha sonraki İsrail başbakanlarının da bu amacı teyid ettiğini açıkladı.
Suriye ile İsrail arasındaki toprak pazarlığının tarihçesini bilenler, 4 Haziran 1967 çizgisinin nereden geçtiği konusunda bile anlaşmazlık bulunduğunu, 1922 Filistin-Suriye sınırları ile 1949 ateşkes çizgisi ve 4 Haziran 1967 yani Golan’ın İsrail işgaline girmesi öncesindeki çizginin tam nereden geçtiği konusunda yaklaşım farklılıkları bulunduğundan haberdardırlar.

Türk medyasından hak ettiği değeri almadı
Nitekim, bu açıklamaların hemen ardından Olmert’i destekleyen televizyon kanalına konuşan İsrailli yetkililer, İsrail’in Suriye ile barış görüşmelerinin bir şartı olarak asla ve hiçbir zaman Golan Tepeleri’nden çekilme sözü vermediklerini duyurdular. Daha da ilginç olan, İsrail’in, doğrudan görüşmeler başlayana dek, Suriye ile yeniden başlatılan temasları kamuoyuna duyurmak niyetini taşımadığını açıkladılar. İstanbul buluşmasını bir an önce duyurmak isteyen tarafın Suriye olduğunu bildirdiler.
Aynı İsrail kaynakları, temasların bundan sonraki turu için bir tarih belirlenmediğini de vurguladılar. Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Ali Babacan, temasların Türkiye’de ve muhtemelen İstanbul’da devam edeceğini duyurmuştu oysa.
Şu anda gelinen nokta, İsrail ile Suriye arasında Türkiye aracılığıyla ve Türkiye topraklarında yürütülen dolaylı görüşmeler. Bunun geleceği bile belirsiz. Ancak, bunun sağlanabilmesi bile diplomaside özel bir anlam ve değere sahip. Ne var ki, Amerika, doğrudan devreye girmedikçe, doğrudan görüşmelerin başlaması söz konusu olamaz.
O nedenle, Türkiye, bir “bayrak yarışı”na benzeyen Suriye-İsrail barış girişimleri sürecinde, bayrağı Amerika’ya devretmek için koşan bir atlete benziyor. Gelgelelim, bayrağı alacak olanın nerede, hangi aşamada bayrağı devralacağı, alıp almayacağı, hatta bunu Türkiye’nin elinden almak isteyip istemediği bile, şu aşamada belli değil.
Bir büyük belirsizlik ise, Türkiye’den kaynaklanıyor. Başka bir dönemde Türk diplomasisi ve siyasi iktidar açısından “taç giyme töreni” olabilecek İstanbul buluşması, Türk medyasında hak ettiği yeri alamadı. Zira, Türkiye, İstanbul buluşmasının “patent hakkı”nı elinde bulunduran hükümetin birkaç ay sonra yerinde oturup oturmayacağını bilmiyor.
Bir başka Türkiye hükümetinin ise, Tayyip Erdoğan hükümeti gibi ve onun kadar, İsrail-Suriye barışı için çaba gösterip göstermeyeceği, taraflar nezdinde Tayyip Erdoğan kadar kabul göreceği de şüpheli.
Amerika, İsrail ve Suriye üçlüsünün arasındaki ilişkilerin yakın gelecekte nasıl şekilleneceğini şimdide kestirmek de, zaten, falcılıktan öteye gitmiyor…

 



You must be logged in to post a comment.



Etiketler: , , , , , , ,

Bu yazıyla ilgili başka bir yazı bulunmuyor.